Soğuktan çatlamış parmaklarını ovuyordu, yanına yaklaştım.
"Bol şans" dedim, sıra sıra dizilmiş balık tutan insanlar arasında, neden kendisine şans dilediğimi düşünmüş olmalı ki, şaşırdı.
Yarım ağız, "Sağol" dedi.
Balık kokuyordu, 30'una gelmemişti henüz.
***
İnsanların, tanımadıkları birinden selam alırken bile, tedirgin olduğu bir şehirdi İstanbul.
Adama kendimi tanıtmayı seçtim.
Denize attığı oltayı geri çekiyordu o sıra.
3 tane istavritin çırpındığını gördü, güldü.
Ben de güldüm.
"Balık tutan insanlar, ne zamandan beri gazetecilerin ilgisini çekiyor" dedi.
***
Martıların çığlıkları duyuluyordu o sıra, kediler denizin kenarında balık bekliyordu.
Adama hayattan ne beklediğini sordum.
Hayatın dalga boylarında kendini ölçtü biçti. "Hiçbir şey" dedi.
Tekrar denize attı oltasını. "Karadan denize bakmayı bildiğin gibi... Denizden karaya bakmayı da bileceksin" dedi.
***
Deniz kenarındaki onca insan arasından, böyle birini seçmeyi "tam isabet" olarak değerlendirdim.
Rüzgar yağmurluğunu şişiriyordu da, muhabbeti balıklardan, insanlara taşıdık.
Denizi bol olan şehrin, hırsızının da, arsızının da bol olduğuna.
Aramızdaki duvarı yıktık, beraber bir çadır kurduk, haksızlığa.
***
Üniversite mezunuydu, işsizdi.
Çalmadığı kapı kalmamıştı.
Balıkları evdeki ailesi için tutuyordu.
Balık tutarken, dertlerini unutuyordu da, gerçeklerin elini de sıkı sıkı tutuyordu.
Yine oltası dolu geldi...
***
"Abi" dedi, "sokakta soru sorsan, kim akıllı, kim deli belli değil." "Ama" dedi, "Balıklar bizden daha fedakar." Oltasındaki balıkları birer birer kovaya doldurdu. "Biz onların soylarını kurutmak için elimizden geleni yapıyoruz. Onlar bizi yaşatmak için, gönüllü yem oluyorlar."
***
İnsanlar da balıklar gibi değil mi! Yürekli olanlar, korkakların yerine gönüllü yem oluyorlar. Hayat kavgasında....