Bir lokantanın önündeydi adam.
Kolundaki saati çıkarıp, kapının önündeki garsona uzattı. "Satıyorum" dedi, garson eliyle "yallah" işareti yaptı.
Adamın içinden geçenleri bilse, kendinden utanırdı garson.
***
Adamın ceketi vardı üzerinde, kravatı.
Adamın yarını yoktu, bugünü de...
İçinde ölmüş umutlar vardı, üstelik karnı açtı. Adamın karısı, çocukları da, belki bir lokma ekmeğe muhtaçtı.
Garson karnını doyurmaya gelenleri buyur ederken, saatini satan bu adama karşı hayatın muhafızıydı sanki.
Adam için bütün saatler durmuşken, adam için hayatın acı gerçekleri kudurmuşken, kim tutardı onu!
Akrep mi, yelkovan mı?
Yoksa hayatın içinde bir figüran olmaktan öte gidemeyen o garson mu?
Adam saatini cebine attı, lokantanın kapısından usulca kenara çekildi ve hayatın öteki yüzüne doğru yol aldı.
***
Politik onursuzların yarattığı düzen, her gün birilerini vuruyordu acımadan.
Adamın arkasından baktım.
Şehrin üzerine bol kepçe yağmur yağarken, adam hangi umutsuzluğun üzerine yürüyordu?
Ondaki korkutan umutsuzluğu kim görebilirdi? Ülkeyi talan ettirenler mi?
Namusu ve şerefi üzerine, halka hizmet edeceğine yemin edenler mi?
***
Ağzından dökülen her kelime adamın içini acıtırdı da, o saatin satılmasından gelen umutla, hangi yarasını sarardı acaba?
Bir hayat kaçağı olmak mümkündü de, nereye kadar? Evi kim bilir nerdeydi?
Ödenmemiş kiralar hangi dağın tepesine çıkardı? Adam yarına çıkar mıydı? Çaresiz kalsa başkasının canını yakar mıydı?
Adam gitti, ben bittim. Politikanın başladığı yerde, bizler yoktuk ki zaten.
***
Kendi insanına hayatın en büyük bozgununu yaşatanlar, evlerine utanarak giren babaların gözyaşlarını da göremez.
Ey! İnsanlarla insafsızca oynayan tanrılar!
Babalara saatini sattıran düzeni siz yarattınız!
Sizleri mezarda bile mahkum ettirecek düzeni de, o babaların çocukları yaratacak.
(Onurlu babalar aşkına bir kez daha...)