CHP'nin kongresi beklenildiği gibi bitti. Önceden taşlar yerine oturtulunca sonuç Deniz Baykal'ın çizdiği yol haritasına göre belirlendi. Ancak, 'Yapılan eylem doğru mu? Demokrasiye uyumlu mu?' tartışmalarını, bir kez daha gündeme soktu. Bu zihniyet işledikçe de atamayız. 'Ben' egosu törpülenmedikçe de böyle gider. Zira nesilden nesile geçen bir egoyu silmek ve yok etmek yürek işidir. Baykal kendisine eş çıkan başkan adaylarını daha ilk raundda sildi. Demokrasiye saygı duymasına rağmen, nedense parti içi demokrasiyi hiçe sayarak, "Adaylar kongrede hazır olan delegenin yüzde 20'sinin imzasını alacak ve bunu ben göreceğim" diyerek, rakipleri Dr. Haluk Koç'un, Umut Oran ve Ayhan Yalçınkaya'nın önünü kesti. 10'uncu kez seçildi. Kendisini kutluyor ve başarılar diliyorum. Keşke 2 veya 3 adayla seçim olsaydı. Daha şık olurdu. Ve eminim Baykal yine kazanırdı. Ama olmadı. Devamında da kendi istediklerini MKYK'na seçtirdi. 'Seçilebilir' denilip seçilemeyenler, merkez sağda kendisine yer ararken kulvar değiştiren İlhan Kesici, yılların damardan CHP'lisi Mahmut Yıldız, Zekeriya Akıncı, Fuat Ay ve niceleri, 'aslan demokrat' delegelerin öngörüleriyle! liste dışı kaldı. Bu durum partiler içi demokrasinin bir kez daha sorgulanmasını gündeme getirdi. Gerçi bu sorun yılların virüsü olarak siyasi partilerimizde dün de vardı, bugün de var. Değişmez mi? Değişir. Nasıl mı? Akil hukuk adamlarımıza göre parti kapatmasını isteyen savcılarımız yasaların verdiği yetkiyle, parti içi demokrasiyi de hayata geçirebilirler ve siyasal hayatımızda da hukukun işlemesini sağlayabilirlermiş. Formül basitmiş. İş savcıyı bulmaya kaldı.